Sartre’a Göre Özgürlük ve Kötü İnanç: Seçmeye Mahkûm Olmak

Sartre’a göre özgürlük neden aynı zamanda bir yük? Kötü inanç (mauvaise foi), seçmeye mahkûm oluşumuz ve sorumluluktan kaçışın felsefesini keşfedin.
İçindekiler
Yazı içerisinde ilginizi çeken alana hızlıca atlayın.

Varoluşçu Düşünürler Serisi — 3/3 Seride Sokrates, Kierkegaard ve Sartre’ı ele alıyoruz.

Jean-Paul Sartre’a göre insan özgür olmaya mahkûmdur. Fransız filozof (1905–1980), insanın kaderi tarafından belirlenmediğini, her an seçmek zorunda olduğunu ve seçmemenin de bir seçim olduğunu savunur. Bu radikal özgürlüğün bedeli kaygıdır; ondan kaçmak için başvurduğumuz yalana ise Sartre kötü inanç (mauvaise foi) adını verir.

Bu yazıda Sartre’ın kendinde varlık / kendi için varlık ayrımını, hiçlik kavramını, kötü inanç anekdotlarını ve “başkaları cehennemdir” sözünün gerçekte ne anlama geldiğini ele alıyoruz.

Sartre kimdir?

Jean-Paul Sartre (1905–1980), Fransız filozof, romancı ve oyun yazarı. Varlık ve Hiçlik (1943) ve Bulantı (1938) başlıca eserleridir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sında varoluşçuluğu bir felsefe akımından çıkarıp bir kültürel harekete dönüştüren isimdir. 1964 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kabul etmedi.

Sartre ateist olduğunu açıkça söyledi. Ama dikkat çekici olan şu: hiçbir zaman nihilizm yanılgısına düşmedi. Tanrının olmadığı bir evrende anlamın kendiliğinden var olmadığını kabul etti; sonra da anlamın insan tarafından üretildiğini savundu. Kendiyle ilişkisinde zaman zaman anlamsızlıkla boğuşmuş olacak ki bunun üzerine hem Varlık ve Hiçlik gibi bir felsefe kitabı hem de Bulantı gibi bir roman yazdı.

Kierkegaard’la aynı yerden bakmıyordu — biri inançlı, diğeri ateist; biri 19. yüzyıl Kopenhag’ında, diğeri 20. yüzyıl Paris’inde. Ama ikisi de aynı sonuca vardı: kendi olma sorumluluğu her şeyin üstündedir.

Varoluş özden önce gelir

Sartre’ın en bilinen formülü budur: l’existence précède l’essence.

Bir bıçağı düşünün. Bıçak üretilmeden önce ne işe yarayacağı bellidir — kesmek. Yani bıçağın özü, varoluşundan öncedir. Sartre’a göre insan için bu geçerli değildir. İnsan önce var olur, sonra kendini ne yapacağına karar verir. Önceden yazılmış bir insan doğası yoktur.

Bunun sonucu ağırdır: Sığınacak bir mazeret yok. “Ben böyle yaratıldım”, “benim karakterim bu”, “elimden bir şey gelmez” cümlelerinin hiçbiri Sartre’ın çerçevesinde geçerli değildir.

Hiçlik dünyaya nasıl gelir?

Sartre’a göre insan yalnızca varlıkla değil, hiçlikle olan ilişkisinde de anlam kazanır. Peki hiçlik dünyaya nasıl gelir? İnsan bilinci tarafından.

Sartre bunu anlatmak için insanın soru sorma davranışını ele alır. Soru sormak, hem sorunun yöneltildiği varlığın hem de hakkında soru sorulan varlığın var olduğu kabulüne dayanır. Alınan cevap ya olumlu ya olumsuzdur. Olumlu yanıt varlığa götürür; olumsuz yanıt hiçliğe götürür.

“Cüzdanımda para yok” dediğinizde, dünyada bir yokluk yaratmış olursunuz. O yokluk cüzdanın kendisinde değil, sizin bakışınızdadır. Cüzdan kendi başına bir eksiklik taşımaz.

İşte insan, hiçliğin dünya üzerinde açılmasını sağlayan varlıktır. Ve ancak bu hiçleme edimiyle dünyayı düzenlenmiş bir bütünlük olarak görünür kılar.

Kendinde varlık ve kendi için varlık

Sartre’ın en temel ayrımı budur.

Kendinde varlık (en-soi)Kendi için varlık (pour-soi)
NedirBilinçsiz varlık: nesneler, şeylerBilinçli varlık: insan
ÖzelliğiNe ise odur; kendisiyle örtüşürKendisiyle örtüşmez
ÖrnekMasanın masa olmasıİnsanın “kendisi” olma çabası

Bilinç olmadan varlık, “kendinde” olmakla sınırlıdır. Masa masadır — bitmiştir, tamamdır, kendisiyle çakışır.

Ama bilincimiz için aynı şeyi söyleyemeyiz. Kendi için varlık olan bilinç kendisiyle örtüşmez, çünkü bilincin hiçliği varlığa getirmesi, insanın kendi kendisinden ayrılmasını ve kendisine bir mesafe almasını sağlar. Hiçlik her zaman bir ötekidir, bir aşmadır. Kendi-için, kendini sürekli aşarak var olur.

Sartre’ın tanımıyla: kendi-için, ne ise o olmayan ve ne değilse o olan varlıktır.

Bir masa masa olmak için çaba sarf etmez. Ama bir insan her zaman var olma çabasındadır.

Eksik olmak bir sorun mu?

Kierkegaard için eksiklik bir günah durumuydu. Sartre için değil.

İnsan önce eksiklik olarak var olur. Ne ise o olan “kendinde” karşısında insan, bu bütünlüğün eksikliğini çeker ve olduğu şey ölçüsünde değil, olmadığı şey ölçüsünde kavranır. İnsan varlığı, kendiyle örtüşmeye doğru sürekli bir öteye geçme edimindedir — ve bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.

Sartre için bu olumsuz bir şey değildir. Aksine değeri ortaya koyar: özgürlüğü. Çünkü insan her zaman kendisinin ötesine geçerek yeni olanaklar açabilir. Eksiklik kapansaydı, olanak da biterdi.

Kötü inanç nedir?

Kötü inanç (mauvaise foi), kişinin kendi özgürlüğünü kendinden gizlemesidir. Bir başkasına yalan söylemek değil, kendine yalan söylemektir — ve yalanın yalan olduğunu bir düzeyde bilirken sürdürmektir.

En yaygın biçimi şu cümledir: “Ben yapamam.”

Sartre felsefi kavramlarının çoğunu anekdotlarla anlatır. Kötü inanç için verdiği iki ünlü örnek şunlardır.

Kafedeki kadın

Bir kadın ilk buluşma için kafeye gider. Tanıştığı erkekten hoşlanır, sohbet güzel akar. Ancak adam bir anda elini kadının bacağına koyar. Kadın bundan rahatsız olur ama itiraz edemeyeceğini düşünür.

Kafede olay çıkaran kadın ya da “tutucu” kadın olmak istemez. İçten içe abarttığını düşünür. Büyütülecek bir şey yok, der kendi kendine. Bu kafa karışıklığıyla, memnun olmadığı halde orada kalması gerektiğine inanır.

Sartre’a göre bu bir kötü inançtır. Kadın gerçekte bir seçim yapabilecek durumdadır — kalkmak, itiraz etmek, eli kaldırmak. Ama seçimi kendine kapalı gösterir. Seçim yapmayı ertelediğimiz her an kötü inançla çevrilidir, çünkü o anda o seçimin bizim için açık olmadığına inanırız.

Garson

Sartre’ın diğer ünlü örneği, hareketleri fazlaca “garsonvari” olan bir kafe garsonudur. Adımları biraz fazla hızlı, tepsiyi tutuşu biraz fazla dengeli, sesi biraz fazla nazik. Garson garson olmayı oynamaktadır.

Sorun garsonluk yapması değil; kendini “garson” olarak, yani bir masa gibi ne ise o olan bir nesne olarak kurmasıdır. Oysa hiçbir insan bir role tamamen indirgenemez. Garson her an garsonluğu bırakabilir — ve bunu bilmemek, bilmemeyi seçmektir.

İyi inanç var mıdır?

Sartre’ın cevabı çarpıcı: hayır. İnsan her an seçmeye mahkûmdur ve her an seçmek zorunda olmak başlı başına bir kaygı kaynağıdır. Kötü inançtan tamamen arınmış bir hayat mümkün değildir; ancak fark edildiği ölçüde daralır.

Olgusallık ve “başkaları cehennemdir”

İnsan bedeni aracılığıyla dünya üzerinde bir durum içinde var olur. Belli bir beden, belli bir aile, belli bir kültür, belli bir coğrafya. Sartre buna olgusallık (facticité) der.

Beden, insanın diğer insanlar tarafından “kendinde varlık” gibi — yani bitmiş, tanımlanmış bir nesne gibi — görünmesine neden olur. Başkasının bakışı beni dondurur. Bu dondurulma bize utanç duygusuyla gelir.

“Başkaları cehennemdir.” — Gizli Oturum (1944)

Bu cümle sıkça yanlış anlaşılır. Sartre insanlardan nefret ettiğini söylemiyor. Söylediği şu: kendimizi başkasının bakışıyla tanımlamaya başladığımızda, o bakış bizim için bir hapishaneye dönüşür. Cehennem, başkalarının varlığı değil; kendimizi onların gözünde donmuş bir nesne olarak kabul edişimizdir.

Bu, danışma odasında çok sık karşılaştığımız bir yerdir: “Ne derler?” sorusunun bir hayatı ne kadar dar bir alana sıkıştırabildiği.

Sartre danışma odasında ne işe yarar?

Sartre, sorumluluk bilincine dikkat çekerek özgürlüğe vurgu yapmıştır. Özgürlüğün insanda uyandırdığı etkileri — iç daralması, kendini aldatma, utanç gibi herkesin her an yaşayabileceği gündelik olguları — felsefi olarak çözümlemiştir. Bu, danışmanlık pratiğine doğrudan tercüme olur.

1. Mazereti seçime çevirmek. “Yapamam” cümlesini “şu an bunu seçmiyorum, çünkü…” biçiminde açmak. Bu bir suçlama değil, bir açma hareketidir.

2. Seçmemenin de seçim olduğunu görünür kılmak. Bir kararı ertelemek nötr bir bekleme değil, mevcut durumu seçmektir.

3. Olgusallıkla özgürlüğü birbirine karıştırmamak. Sartre bazen fazla katı okunur. Travma geçmişi, yoksulluk, ayrımcılık, nörolojik farklılıklar gerçek sınırlardır. Sartre’ın söylediği bu sınırların olmadığı değil; sınırlar içinde bile bir duruş seçimimizin kaldığıdır. Bu ayrım klinik açıdan kritiktir: özgürlük vurgusu asla kişiyi başına gelenden sorumlu tutmaya dönüşmemelidir.

4. Utancı çalışmak. Utanç, başkasının bakışını içselleştirmenin duygusudur ve üzerinde çalışılabilir.

Varoluşçu perspektifin temel ilkesi burada devreye girer: sorunu patolojiye indirgemek yerine, danışanın onu dışsallaştırıp üzerinde çalışabileceği bir yaşam problemine dönüştürmesi. Samsun’daki merkezimizde yürüttüğümüz bireysel danışmanlık ve çift-ilişki danışmanlığı süreçlerinde bu çerçeve sık sık işimize yarıyor.

Üç düşünür, tek soru

Serinin sonunda bakınca, üçünün de aynı yere baktığı görülüyor.

DüşünürMerkezi kavramSorduğu soru
SokratesBilmediğini bilmekNasıl yaşamalıyım?
KierkegaardKaygı ve kendi olmakKendim olmayı göze alabiliyor muyum?
SartreRadikal özgürlükSeçimlerimin arkasında durabiliyor muyum?

Sokrates cevabı bilmediğini söyledi. Kierkegaard cevabın kişisel bir sıçrayış gerektirdiğini söyledi. Sartre cevabın verilmediğini, üretilmesi gerektiğini söyledi.

Üçü de aynı şeyi ima ediyor: cevabı sizden başka kimse veremez.

Sık Sorulan Sorular

Kötü inanç, kişinin kendi özgürlüğünü kendinden gizlemesidir. “Elimden bir şey gelmez”, “ben böyleyim” gibi cümlelerle seçim olanağını kendine kapalı göstermektir. Sartre bunu başkasına değil, kendine söylenen bir yalan olarak tanımlar.
İnsanın önceden belirlenmiş bir doğası ya da amacı olmadığı, önce var olduğu ve sonra eylemleriyle kendini kurduğu anlamına gelir. Sartre’ın varoluşçuluğunun temel formülüdür.
Kendinde varlık, bilinçsiz nesnelerin varlığıdır; ne ise odur. Kendi için varlık, insan bilincidir; kendisiyle örtüşmez, sürekli kendini aşarak var olur.
Sartre bu sözle insanlardan nefret ettiğini değil, kendimizi başkasının bakışıyla tanımladığımızda o bakışın bir hapishaneye dönüştüğünü anlatır. Cehennem, başkasının bakışında donmuş bir nesne olmayı kabul etmektir.
Çünkü hiçbir dış otorite seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenmez. Her an seçmek zorunda olmak ve bu seçimin tüm ağırlığını taşımak, Sartre’ın “iç daralması” dediği kaygıyı doğurur.
Sartre olgusallık kavramıyla insanın içine doğduğu koşulları kabul eder. Klinik pratikte bu ayrım kritiktir: kişi başına geleni seçmemiştir, ancak süreç içinde ona karşı alacağı duruşta bir alan kalır. Özgürlük vurgusu hiçbir zaman kişiyi başına gelenden sorumlu tutmak anlamına gelmez.

Seriyi tamamlayın

Temel çerçeve için: Varoluşçu Perspektiften Psikolojik Danışmanlık: Ontolojik Yaklaşım

Samsun’da varoluşçu yaklaşımla danışmanlık

Seçimlerinizin arkasında durabilmek yalnız yapılabilecek bir iş değil. Samsun İlkadım’daki merkezimizde varoluşçu ve psikodinamik yaklaşımlarla bireysel, çift ve aile danışmanlığı yürütüyoruz.

Ekibimizi tanıyın ya da randevu için bize ulaşın.