Kierkegaard’a Göre Kaygı ve Umutsuzluk: Kendi Olmanın Bedeli
Kategoriler
Son Yazılar
Varoluşçu Düşünürler Serisi — 2/3 Seride Sokrates, Kierkegaard ve Sartre’ı ele alıyoruz.
Søren Kierkegaard’a göre kaygı, düzeltilmesi gereken bir arıza değil, özgür bir varlık olmanın kaçınılmaz sonucudur. Danimarkalı filozof (1813–1855), insanın hem sonlu hem sonsuz bir varlık olmasından doğan gerilime kaygı, bu gerilimden kaçmaya ise umutsuzluk der. Ona göre kaygıdan kaçan kişi yalnızca kendinden kaçar.
Bu yazıda Kierkegaard’ın benlik, seçim, kaygı ve umutsuzluk kavramlarını; estetik, etik ve dini yaşam biçimlerini ve bunların danışma odasındaki karşılığını ele alıyoruz.
Kierkegaard kimdir?
Søren Aabye Kierkegaard (1813–1855), Kopenhag’da yaşamış Danimarkalı filozof ve teologdur. Kendisine hiçbir zaman “varoluşçu” demedi — bu terim ölümünden yaklaşık bir asır sonra yaygınlaştı — ama varoluşçuluğun babası sayılır.
Neden? Çünkü Kierkegaard, Hegel’in temsil ettiği büyük sistem felsefesine karşı çıktı. İnsanı evrensel kavramlarla açıklamaya çalışan bir düşünceye karşı, tek tek bireyin somut deneyimini felsefenin merkezine koydu. Bir insanı anlamak için “insan nedir” sorusuna değil, “bu insan nasıl yaşıyor” sorusuna bakmak gerekiyordu.
Kierkegaard’ın kendine has bir yöntemi vardı: eserlerinin çoğunu takma adlarla, birbiriyle çelişen sesler üzerinden yazdı. İbrahim, Âdem, Don Juan gibi figürlerin yerine kendini koyarak onların varoluşsal sorgulamalarını aktardı. Felsefenin yanı sıra edebiyat, mitoloji ve teolojiden de faydalandı — çünkü ona göre insan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda eyleyen, hisseden ve inanan bir varlıktı.
Doktora tezini Sokrates’in ironi kavramı üzerine yazdı (1841) ve bu yöntemi kendi “benlik olabilme” problemine uyguladı.
Birey olduğunuzu nasıl fark edersiniz?
Bu, Kierkegaard’ın bütün felsefesinin çıkış sorusudur ve göründüğü kadar kolay değildir.
Çoğumuz kendimizi rollerle tarif ederiz: bir meslek, bir aile içindeki konum, bir memleket, bir siyasi aidiyet. Bunların hiçbiri yanlış değil ama hiçbiri de tam olarak siz değilsiniz. Kierkegaard’a göre birey olmak, hazır bir kimliği devralmak değil; sürekli bir olma sürecidir.
Varoluş, tam da bu yüzden nesnelerden farklıdır. Bir masa “masadır” — bitmiştir. İnsan ise hiçbir zaman bitmez; olmakta olan bir süreçtir.
“Günahkâr insan” ne demektir?
Kierkegaard’ın teolojik dili bugün yabancı gelebilir ama altındaki fikir oldukça dünyevi: günahkâr olmak, eksik olmak demektir.
Peki kime göre eksiğiz? Kierkegaard’a göre ilahi olana, yani kendi içinde tam ve eksiksiz olan bütünlüğe göre. İnsan, kendini kapsayan ve aşan bir düzenin; eksik, anlayışı sınırlı, yarı kör bir parçasıdır.
Eksiğiz çünkü:
- Sürekli bir ihtiyaç halindeyiz.
- Önümüzde duran özgürlükle ne yapacağımızı bilmiyoruz.
- Muğlaklık ve belirsizlik içinde yaşıyoruz.
Ve burada Kierkegaard’ın en çarpıcı tersyüz edişi geliyor:
En büyük günahkârlar, eksik olduğunun farkında olmayanlardır. Farkında olmadıkları için de herhangi bir rahatsızlık yaşamazlar. En az günahkâr olanlar ise insan olmanın eksik varoluşuyla karşılaşmış ve buna sahip çıkmış olanlardır.
Yani rahatsızlık bir arıza belirtisi değil, bir farkındalık belirtisidir. Hep muhtacız, hep bir belirsizlikte yaşıyoruz. Asıl soru şu: Bundan ne kadar haberdarız? Bununla ne kadar barışığız?
Estetik, etik ve dini yaşam: üç varoluş biçimi
Kierkegaard bu zorlu hayatta sığınabileceğimiz limanlardan söz eder. Üç yaşam biçimi tanımlar.
| Yaşam biçimi | Merkezi | Riski |
|---|---|---|
| Estetik | Haz, anlık doyum, yeni deneyim arayışı | Can sıkıntısı ve derinliksizlik |
| Etik | Görev, ilke, tutarlılık | Katılık ve tükenmişlik |
| Dini | İman, adanma, kişisel sıçrayış | Belirsizlik ve yalnızlık |
Estetik yaşam, haz ilkesinin aktif olduğu bir hayattır. Anı yaşamak, tekrardan kaçmak, sıkılınca değiştirmek. Kierkegaard bunu küçümsemez — ama estetik yaşamın sonunda kaçınılmaz olarak can sıkıntısı ve boşluk bekler.
Etik yaşam ise daha çok süper egonun gölgesinde bir yaşamı andırır. Doğru olanı yapmak, sözünde durmak, sorumluluk almak. Sağlam bir limandır ama tek başına yaşamı canlandırmaz; kişi kendi kurallarının bekçisine dönüşebilir.
Dini yaşam, Kierkegaard’a göre canlılığımızı bulabileceğimiz yegâne yerdir. Buradaki “dini” kelimesini kurumsal dinle sınırlı okumamak gerekir. Kierkegaard’ın kastettiği iman, hayatta bizi çağıran bir yola kendimizi adamak ve baş koymaktır.
Ve şu kritik: gerçek iman bol şüphe, korku, titreme ve sorgu içermelidir. Şüphe iman olmadığının değil, imanın canlı olduğunun işaretidir. Şüphesiz bir bağlılık, iman değil alışkanlıktır.
İkilemlerle yaşamak: sonluluk ve sonsuzluk
Kierkegaard’ın felsefesi baştan sona dualistiktir. İnsan olmak, ikilemler ve çelişkilerle dolu olmak demektir.
Karşılaştığımız en sağlam ikilem şudur: insan hem geçici hem sonsuzdur.
- Sınırlıyız, çünkü ölümlüyüz. Zamanımız var ve tükeniyor.
- Sonsuzuz, çünkü hayal edebilme, tasarlayabilme ve seçebilme özgürlüğümüz var.
Dünyadaki bütün kitapları okuyacak bir ömrümüz yok, ama okumak istediğimiz sonsuz sayıda şey var. Bu boşluk kapanmaz. Kapanmadığı için de yaşıyoruz.
Kendi olabilmek, bu gerilimde durabilmekle mümkündür. Ve bu, beraberinde kaygıyı getirir.
Sorular:
- Hem sonluluğa hem sonsuzluğa değebiliyor muyuz?
- İkisi arasında gidip gelerek bir hayat inşa edebiliyor muyuz?
- Kendi çelişkilerimizi taşıyabilecek kadar içsel dünyamızı genişletebildik mi?
Kaygı nedir? Kierkegaard’ın kaygı kavramı
Kierkegaard, Kaygı Kavramı (1844) adlı eserinde kaygıyı korkudan ayırır. Korkunun bir nesnesi vardır — köpek, sınav, yükseklik. Kaygının nesnesi yoktur. Kaygı, hiçliğin karşısında duyulan baş dönmesidir.
Onun ünlü benzetmesiyle: kaygı, uçurumun kenarında durup aşağı bakan kişinin hissettiğidir. Ama o baş dönmesi düşme korkusundan değil, atlayabilecek olma özgürlüğünden gelir. Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.
“Kim ki doğru bir şekilde kaygılı olmayı öğrenir, nihai olanı öğrenir.” — Kierkegaard
Kierkegaard’a göre canlı olmanın kaçınılmaz parçası kaygılı olmaktır. Kaygısı olmayan biri huzurlu değil, uyumuş demektir.
Bu, kaygının her biçiminin sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Yaygın anksiyete bozukluğu, panik atak ya da işlevselliği bozan yoğun kaygı klinik bir mesele olarak ele alınmalıdır. Kierkegaard’ın söylediği şey daha temel bir katmana dair: kaygının tamamen yok edilmesi bir hedef değildir, çünkü kaygı özgürlüğün gölgesidir.
Kaygının zıttı nedir? Umutsuzluk
Sezgisel olarak kaygının zıttının huzur olduğunu düşünürüz. Kierkegaard’a göre değil. Kaygının zıttı umutsuzluktur.
Kaygılı olmak ince bir çizgide yürümek gibidir:
- Bir yanda ilüzyon içinde yaşamak vardır — hiçbir şey belirsiz değilmiş, her şey kontrolümüzdeymiş gibi.
- Bir yanda tamamen zeminsiz kalmak vardır — hiçbir şeyin anlamı yokmuş gibi.
Umutsuzluk, bu çizgide yürümeyi bırakıp bir tarafa düşmektir. Kierkegaard Ölümcül Hastalık Umutsuzluk‘ta (1849) umutsuzluğu “kendi olmama hastalığı” olarak tanımlar — ve en yaygın biçiminin, kişinin umutsuz olduğunun farkında bile olmaması olduğunu söyler.
Kendinize sorun:
- Bu ikilemin getirdiği kaygıyı hissediyor muyum?
- Hissediyorsam onunla ne yapıyorum? Ondan kaçınarak kendimi umutsuzluğa mı mahkûm ediyorum, yoksa göğüsleyebiliyor muyum?
- Bu neyin umutsuzluğu — sonluluğun mu, sonsuzluğun mu?
İkisi de hastalık değil, bir çağrıdır. Neye çağrı? Birbirlerine.
Kierkegaard danışma odasında ne işe yarar?
Varoluşçu yaklaşımla çalışan bir danışmanın Kierkegaard’dan öğrendiği birkaç şey var:
1. Kaygıyı hemen susturmamak. Danışanın kaygısını mümkün olan en kısa sürede ortadan kaldırmak her zaman en iyi hizmet değildir. Bazen o kaygı, kişinin hayatındaki gerçek bir çelişkiye işaret ediyordur.
2. Farkındalığın rahatsız edici olduğunu kabul etmek. Danışmanlık süreci bazen kişiyi daha rahat değil, bir süre daha huzursuz yapar. Bu, sürecin bozulduğu anlamına gelmez.
3. Kişiselleştirmeyi sorunlaştırmak. Varoluşçu perspektifin temel ilkesi, danışanın sorununu bir hastalık ve dolayısıyla bir kimlik parçası olarak değil, üzerinde çalışılabilir bir yaşam problemi olarak konumlandırmaktır.
4. Seçimi geri vermek. Kierkegaard için birey olmak seçmekle olur. Danışmanın işi doğru seçeneği göstermek değil, seçimin kişiye ait olduğunu görünür kılmaktır.
Samsun’daki merkezimizde yürüttüğümüz bireysel danışmanlık süreçlerinde bu çerçeve sık sık işimize yarıyor — özellikle “sebepsiz bir sıkıntı” tarifiyle gelen danışanlarda.
Hesap verebilirlik
Kierkegaard’ın kendine sorduğu soru şuydu:
Şu anda ölsem ve tanrının karşısına çıksam, yaptıklarımın arkasında durabilecek miyim?
Bu sorunun inançlı olmayan biri için de bir karşılığı var. Sartre’ın ateist çerçevesinde soru şuna dönüşür: Yaptıklarımın arkasında kime karşı durabileceğim? Cevap: kendime. Bu iki filozofun ne kadar farklı yerlerden bakarlarsa baksınlar aynı sonuca varmasının nedeni budur — ikisi de kendi olma sorumluluğunu diğer her şeyin üstünde tutar.
Kierkegaard inançlı biri olmasına rağmen kendi yöntemiyle inanmayı tercih etti. Sartre ise ateist olduğunu açıkça söylemesine rağmen hiçbir zaman nihilizme düşmedi — serinin son yazısının konusu bu.
Sık Sorulan Sorular
Seriye devam edin
- 1. Bölüm: Sokrates: Sokratik Sorgulama ve “Kendini Bil”
- 2. Bölüm (bu yazı): Kierkegaard — Kaygı ve umutsuzluk
- 3. Bölüm: Sartre: Özgürlük, Kötü İnanç ve Seçim
Temel çerçeve için: Varoluşçu Perspektiften Psikolojik Danışmanlık: Ontolojik Yaklaşım
Samsun’da kaygıyla çalışmak
Kaygıyı ortadan kaldırmak her zaman doğru hedef değil. Ama kaygıyla ne yapacağını bilememek yorucu bir yer. Samsun İlkadım’daki merkezimizde varoluşçu ve psikodinamik yaklaşımlarla bireysel danışmanlık yürütüyoruz; seanslarımız 45 dakikadır.
Ekibimizi tanıyın ya da randevu için bize ulaşın.
